6.10.12

bir hastanın seyir defteri

22 Eylül Cumartesi

ne takıntılı adamım ben ya... illa bitecek Dirt 2 öyle atıcam bilgisayara formatı. iyiden iyiye hata vermeye başladı at işte kurtul. yok önce bitmeli. çoğu yarışıda yaptım aslında level 50 olmuş yalnızca world tour yarışları kaldı. birkaç tanede normal yarış var. neyse onlarıda oynayayım. sonra atarım formatı sonrada Dirt 3 ü yüklerim. sonra hot pursuit sonra shift 1-2. logitech driving gt ile tadından yenmiyor şerefsizim. yatıp uyuyalım yarın da basalım gaza. hem maç var yarın. Fenerbahçe'm hamsi kızartacak.ehuehehehe...

23 Eylül Pazar

pazar günleri hep buruk olur içim. tatilin son günü ya. ertesi gün mesai var. göz açıp kapanıncaya kadar bitiyor haftasonu. dün geç yattım gene uykumu alamamış gibi hissediyorum kendimi. bir kırgınlık var. pazar sendromunun haricinde bu. canım sürekli uyumak istiyor. canım da pek birşey yemek istemiyor. ahanda gene gerindim iyimi tamam arkadaş üşüttüm ben gayri. grip kapıda. ağır geçmez inşallah.

"ateşin var sanki" dedi bilirkişi. bok gibi oynuyor fener ne olacaktı. "gel hastaneye gidelim" diye de ekledi. kim gidecek o yolu be. oturuyoruz işte ne güzel. ateşim var doğrudur, kırgınlıkta var, boğazlarımda acıyor.evet. gribiz la işte olacak o kadar. her grip olan doktora mı gidiyor arkadaş. yarın gideriz abartma. ahanda öttü işte derece bak bakiyim kaç gösteriyor. kaç? 38 mi? yüksek gibi la sanki. 39 dan sonra kötü düyorsun. kısırlık diyorsun. cüzdanımda taksi numarası olacaktı bir zahmet canım benim.

merhaba doktor hanım. şikayetim kırgınlık. hayata karşı, sisteme karşı, fenere karşı bir kırgınlık ama bunlar içimde sakladıklarım sizi ilgilendiren kısmı bedenimdekiler. halsizim fena. ateşim var dedi derece. boğazlarımda acıyor. efendim? evet eklem yerlerimde ağrıyor. birde siz bakın ateşime sizinki daha bir doğru gösteriyordur eminim. 38.4. derecemi arttırmışım. vücut sıcaklığı olunca konu artması pek iyi değil. bunu biliyorum. "size kötü bir haberim var" dedi doktor kişisi. acıtmadan söyle lütfen. "iğne yapmalıyız yoksa daha da artar işte o zaman işler sarpa sarar" dedi doktor hanım. olsun be iğnedir altı üstü sıkarız dişimizi. "novalgin hazırlayın" dedi yandaki beye. "acıtır yalnız" diye de ekledi. heyecan yaratmayınız lütfen. azıcık cesaretimiz var onu da bertaraf etmeyiniz.

- merhaba beyefendi, siz yetkili bir ağbiye benziyorsunuz eliniz hafiftir umarım. 
- göreceğiz birazdan.
- hangi takımlısınız?
- gassaray.
- hmm... (bok vardı başka t-shirt giyemedin di mi.) bugün gene kazandınız beleşten akhisar maçında. (neyin peşindeyim lan ben).
- hepte öyle olur zaten.
- bu sefer harbiden öyleydi ama. elin hafifti di mi?
- şu andan itibaren işler değişti gibi.
- rahat ol ben senin arkandayım. ben varken dokunamaz kimse fenerliye dedi doktor hanım. (beni türk hekimlerine emanet ediniz.)
- ah doktor hanım olmayaydı ne bağırtırdım seni burda ben.
- ehuehue.
- derin nefes al.

cidden yakıyormuş meret. fazla acımasın diye yavaşça zerk etmiş gassaraylı ama gene de acıttı ilaç. doktor hanım bacağını hareket ettir diyor bir yandan, diğer yandan fenerbahçe polemiğinde. "bizim kazanamayacağımız paraları alıyorlar adam gibi oynayacaklar diyor." bunuda hep duyarım he. geçerliliği ne kadar bir cümle acaba. "sonuçta ekmeğini yediğimiz kulüp canımızı dişimize takalım da oynayalım kriz kapıda diyolar. transfer dönemi de kapandı. sap gibi kalmayak la." diyerekten daha bi hırslanan daha bi koşanı var mıdır futbolcular arasında acaba.

iğnemizi vurulduk. ateşimizi attık. artık uyuyabiliriz mışılca. bu ne la garip garip. yüzümde kabarcık çıkmış 2 tane. sıksam mı acaba. boşver iz falan kalır yara olur. ateş çıktı ya ondan oldu belliki. yada novalgin yaptı. ya da neyse ne. yarın doktora gidicem ayrıca. psikiyatr hanımla randevum var. ilacın dozajını arttırmıştık ezücük. geri bildirim yapacam. "iyi geldi hiç fena değil adamlar yapıyor yauww." diyecem kendisine. ayrıca uzun süredir kullandığımdan karaciğer enzim testi yapalım diyeceğim. o kadar içiyoruz bakalım karaciğerin bize söylemek istediği bir kaç kelimesi var mı? o değilde sıksam ne fantastik su fışkırcaktı içinden heee. cildiyeye de mi randevu alsam acep.

24 Eylül Pazartesi

enzim testi istyorum. hazır girmişken iğne damarlarıma şeker, kolestrol falan ne varsa bakalım psikiyatrcığım. bide yüzümde döküntü oldu nedir sebebi acep var mı bir fikriniz. yok diyorsunuz. peki cildiyeye gitcem zaten. internetten randevu aldım ama düşmemiş sisteme hazır bu kadar bekledik cildiyeyi de bekleriz sorun yok. yedik mesaiyi bugün fena da olmadı hani.

cildiyede sıra gösterelim şu kabarcıklarıda sırrını öğrenelim neymiş ne değilmiş. panikatak adamız sonuçta evham yapıyorum. merhaba doktor hanım. şikayetim yüzümde iki tane falan kabarcık var bir baksanız. novalgin yedim ben. ilaçta kullanıyorum uzun zamandır ondanmıdır ki acep? kaşımda da mı var. bak yaramaza orda da çıkmış. göbeğimi açayım öylemi, buyrun. sırtım e ordan da buyrun azcık. neymiş sıkıntım sizi dinliyorum. su çiçeği anlıyorum. bi saniye. su çiçeği? hani şu çocukların geçirdiği bende ne işi var o zaman. ciddisiniz değil mi ? bilmiyorum ki nerden yakalandım. çoluk çocuklada muhattap olmadım ama. küçükken geçirmedim ama aşım vardı. yani olmalıydı. şaka mı bu ya? su çiçeği? rapor yazayım işe gitme diyorsunuz. peki canım n'apalım. dertte allahtan dermanda...

bir adet antibiyotik krem surata sürülecek bir adette alerji hapı kaşınmayayım diye. peki acilde ateş düşürücü ile antibiyotik vermişlerdi. onları da kullanayım diyorsunuz. kullanalım. içimiz dışımız ilaç oldu ama olsun şifadır sonuçta. karaciğer enzimleri tavan yapacak desenize. anksiyete geçirmem için harika bir haber bu.

evdeyim suratıma bakıyorum. 1-2 kabarcığım daha var. hastalığımı yakınlarımla paylaştım. herbirinin benden uzaklaşmasını acıyan gözlerle izledim. yetişkinlerde şiddetli geçermiş bu hastalık. zatürreyle falan birleşebilirmiş. benimki birleşmesin uzaktan sevsinler birbirlerini n'olur...

25 Eylül Salı

su çiçeği olduklarını öğrenince bir çoştu benim kabarcıklar. yüzüm gözüm onlarla doldu bugün. etrafları kızardı ve kaşınıyorlar. cildiyeci hanım haklıymış su çiçeği olmuşum ben. bugün önemli bir olay daha var.

kan vercem ben bugün...

seyir defterine ek:

2 sene öncesi...

panikatağımın ilk zamanları...

anksiyeteye eşlik eden şiddetli mide ağrısı. interneti allak bullak eden ve kendini kanser olduğuna inandıran ben. elimde 5 tüp. -bu kadar fazla kanı napacaksınız arkadaş bir taneden bakın işte. kalanları biriktirip ünite kan mı yapıyorsunuz çakallar- kolum açık, ayıcıklı kemerle pazudan bağlı. karşımda sağlık memuru ve kafamda onlarca saçma sapan düşünce. kan vermekten korkmam ben. korkmazdım panikataktan önce. şimdi de korkmam yani inşallah. girdi damara iğne hafif sızladı. sorun yok. ilk tüp bitti. sıra diğerinde. 2. tüpte bitti. kafanı çevir izlemenin alemi yok. dürtme kendini. 3. de bitti. güzel böyle devam. hoooppp 4 te bitti. bu da sonuncusu bu kadar lan işte. tırstın bide çocuk gibi. bu da bitmek üzere. hadi hemş-hemşir ya da her ne sıfatsan. çıkar iğneyi gideyim lab.a işimiz gücümüz var daha eve gidip "allahım neden ben, neden böyle bir hastalık, ya şöyle olursam ya böyle olursam diye kendimi yiyeceğim daha".

o-haaa. şaka mı la bu. daha 2. tüp doluyor. 3 tüp daha mı var ?. midem bulanıyor ama. ya panikatak geçirirsem şimdi buracıkta. başım dönüyor bayılcam sanırım. bıraktım kendimi al bütün kanımı. bayılırsam hastanedeyim sonuçta yardım eden çıkar herhalde.

- kalkabilirsin...
- kalksana...
- pşşt. miden mi bulandı?
- başım dönüyor. panikatağım var da benim.
- kokla şunu. 
- (berbat bir koku bu ne spreyi la bu). hağsahshjd.
- yere bakma sakın bayılırsın.

yürüyorum ama bırak yeri önüme dahi bakmıyorum. sonrasında 15 dk. boyunca geçirilen bir atak...

ektim bitti.

girdi damara iğne hafif sızladı. sorun yok. bakmıyorum koluma. kol benim ama yabancı bir cisim var içinde rahatsızım. bırak kolumu kan alan bayana dahi bakmıyorum. kolumu gevşetti. ohh sorun yok. ne zaman alabiliriz. öğleden sonra.

yüzümün kaşıntısı artıyor gitgide. hissediyorum onların arttığını. artıyorlar ve içleri her geçen saniye biraz daha su doluyor. kaşımamalıyım çünkü iz kalabilir. buda bende derin izler bırakabilir.

sonuçlar temiz sadece biraz enzimler yüksek. doktor ilaçtan+enfeksiyondan dedi. geçer dedi. saolsun. sonuç olaraktan ben bir su çiçeği hastasıyım. bu hastalığın virüsü (varicella zoster) bende, ilk "ben geldim" dediği pazar gününden tam 2-3 hafta bedenime yerleşmiş, içten içe hücrelerimi zaptetmiş, doğum kontrolünün ne olduğunu umursamazcasına çoğaldıkça çoğalmış, en son pazar günüde şiddetli ateş ve boğaz ağrısıyla ortaya çıkmış.

bu hastalığın şimdilik bana geri dönüşü alınan 3 farklı hap ve 1 krem. bakalım ilerleyen bölümlerde neler olacak. dikkatle ayna karşısında izliyoruz efem...

26 Eylül Çarşamba

bugün maillerimi kontrol ederken steven spielberg ten bir mail gördüm inboxımda. yeni çekeceği bir film için rol teklif ediyor. başrol gibi bişey. zombi rolünü oynamamı istiyor. biçilmiş kaftanmışım bu rol için. gel oyna dedi. oscar bu sene garanti senin dedi. büyük sükse yapıcaz. parayı kırcaz dedi. kabul etmedim. ben mutasyona uğramış ve insanlardan kaçan gencin dramını anlatan bir filmde daha başarılı olacağımı düşünüyorum dedim. sövdü bana. kestim görüşmeyi.

27 Eylül Perşembe

yüzüm gözüm kabarcık dolu. daha da kötüsü boğazım. antibiyotik hapı kullanmaya devam ediyorum ama bir gelişme yok sanki. her yutkunduğumda boğazımdan testere geçiyor sanki. iştah desen hiç yok. yemek yemem gerektiğini hatırlamasam bişey yiyeceğim yok.

28 Eylül Cuma

inanılmaz bir kaşıntı hissi. ama şimdiye kadar yaşadığın kaşıntı hissini unut. bu başka birşey. kendimi asfaltlara süresim var. ama kaşımamalıyım iz kalır sonra. ağlamak istiyorum arkadaş. bu nasıl bir beladır. bu yaşta bu cefa. nasıl bir imtihan bu. 

29 Eylül Cumartesi - 30 Eylül Pazar

dayanamadım artık. bu kaşınma hissi karşı koyulacak cinsten değil. kaşıntıya iyi gelir diye bir krem getirdiler. oda tutkal gibi arkadaş. tamam sürdüğün yerde kaşıntı hissi kayboluyorda. ee heryer kaşınıyor bunu napıcaz. var mı bu kremin aktığı bir pınar bir çeşme altına girelim. yok. o zaman bir boka da yaramaz. kafamda tam bir mayın tarlası var abartmıyorum. santimetrekareye düşen kabarcık sayısı 5 falan. dedim ki bende. ee kafa derisi saçta var o kadar. girişeyim iz kalırsada görünmez. ilerde kel kalırsam ne bok yiyeceğimide ilerde ki ben düşünürüm dedim. yumuldum. çok zevkli lan patlatmak. bu patlatınca ses gelen şeffaf şeyler varya. elektronik alet kutularına koyuyorlar genelde. onun gibi patlattıkça patlatası geliyor adamın. sırtımdan da bir kaç tane patlattım. ohh rahatladım. ama en zevklisi kulak kepçesindekiler. farklı bir hazzı var şerefsizim...

1 Ekim Pazartesi

doktora gittim bugün hem raporu 1 hafta daha uzattım. hemde tekrar kan tahlili verdim. 5 tüp aldılar bu sefer. panikatakta kuraldır. ilk adımı attıktan sonra, korku bertaraf olur. doğrudur. bu seferki rahattı. kan alan bayanla sohbet bilem ettik azıcık. sağlık meslek lisesinde öğrenciymiş. hafif tırstım ama erkekliğe bok yedirmedim.

sonuçlar gayet temiz. önceki sonuçlarda ki dengesizlik enfeksiyondanmış. elisa testine göre hepatit b ye tam bağışığım. değerini öğrendik. 10 üstü olmalıymış bende 80 çıktı. öyle böyle bağışıklık değil yani. virüsü tokatlayacak cinsten.

doktor yüzünü suyla yıka ama jel falan kullanma dedi. bende yıkadım yüzümü kabarcıkları patlatmamaya özen göstererek. bi rahatladım. bi ferahlık geldi. yüzüm kremden 3 kat olmuştu.

kaşınıyorum be deli gibi hemde. ama kabarcıkların içi sapsarı oldu. böyle bir irin doluymuş gibi. kabuklanmadan önceki safhaymış bu. iyileşmeye az kaldı demekki. 

2 Ekim Salı

kaşıntı aynen devam ediyor. boğaz ağrısı da eşlik ediyor sağolsun. kabarcıklar kabuk bağlıyor gibi.

3 Ekim Çarşamba

kaşıntı kısmen azaldı. boğaz ağrısı devam ediyor. kabarcıklar kabuklandı baya baya.

4 Ekim Perşembe

kaşıntı olayı bitti (şükür). boğaz ağrısıda geçti gibi. zaten içtiğim antibiyotiğin bi boka faydası yokmu. boğazımda su çiçeği lezyonları oluştuğundanmış acı. virüsede antibiyotiğin pek bir faydası olmadığından haybeye içtim o kadar antibiyotiği.

kabarcıkların tamamı kabuklandı.

5 Ekim Cuma

kesinlikle daha iyiyiyim. boğaz ağrım kesildi. kabuklar dökülmeye bile başladı. sanırım iz kalmayacak. dokunmamam iyi oldu. fakat kabukları koparma isteği var içimde. kendine gel lan.

6 Ekim Cumartesi

hastalığı attım burası kesin. boğazım gayet iyi. kaşınma zaten bitti. kabuklarda dökülüyor yavaş yavaş. hatta bir kaç tane falan kaldı. dökülen yerler kırmızı ama geçicektir eminim. iyileşmeyi hızlandırmak için bir krem aldım. bepanthen tipinde. bayer üretiyor. böyle ispanyol bi ismi var. mæjelion falan gibi. kokulu falan. onu sürüyorum.işler yoluna girdi kısacası. önümüzdeki bir hafta boyuncada son kalan izleride atıp, yoluma gitmek istiyorum. dersler falan hep kaldı. gerçi hocalar bişey işlememiş. ehueueue. dirt 2 de bitti. bu satırları yazarken format çakıyorum makineye. tertemiz olacak ilk günki gibi...:)


kısacası sayın okur.

22 eylülden yaklaşık 2 hafta önce bedenime giren bu virüs, 2 hafta boyunca olgunlaştı. 22 eylülde ortaya çıktı. ilk 1-1.5 hafta ebemi s*kti. sonrasında ise "sıkıldım ben yaaa" diyerekten ufak ufak beni terketti. aslında terketmedi. bu meret sinir uçlarına yerleşiyor, daha sonra bir sinir harbinde vücudun belli bir bölümünü tabiri caizse yakaraktan "zona" denen rahatsızlığa yol açıyormuş evlerden ırak. zaten vücutta kalması da bağışıklık kazanmamıza yol aç mıyor mu bir diğer bakış açısıyla.

beni 2 hafta süründüren bu rahatsızlığın el kadar bebelerde hafif ateş ve birkaç kabarcıkla geçtiğini öğrenmek koydu bana. bir o kadar da düşündürdü. bazı hastalıklar var ki ufakken geçirmek en iyisi olan.

kabakulak ki yetişkinlerde kısırlık dahi yapabiliyor (allah muhafaza). o bakımdan sevgili okur siz siz olun. bu ve bunun gibi tam bağışıklık kazandıran hastalıkları bebeyken geçirmeye bakın sonra adamın canını çok sıkan sonuçlar doğurabiliyor. sen diyecenki şimdi "elimdemi la ya geçirmediysem". eğer geçirmediysen ki anana-babana sor onlar garanti biliyorlardır. kan testi iler bağışıklık haritan çıkarılabiliyor. böylece geçirmediğin hastalıklara aşı ile bağışıklık kazanabilirsin.

küçükken sana verem aşısı yaptılar muhtemelen. bu kolunda iz bırakan. bebekken karma aşıda yapmışlardır. difteri - çocuk felcine karşı. birde KKK varki. bunlar 3 kakalar olarak bilinen. Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak hastalıklarına karşı yapılan aşılar. bunlarıda vurulduğunu tahmin ediyorum. ama sen genede güvenme ve test yaptır emi yavrum. öğren bağışıklık seviyeni. ona göre 1 yada 2 doz daha aşı ol. sağlıklı yaşa. aferin. terli terli de su içme...

17.9.12

saçmalıklarım...

Issız bir adaya düşsem yanıma almayacağım üç şey... pırasa,kereviz,karnıbahar...benden uzak Allah'a yakın...

Rüzgarlı günlerde ters dönen şemsiyesini düzeltmeye çalışan insanlar...inan içimi burkuyor.

Çekirdek çitlerken, ayrılan çekirdeğin içinden umursamazcasına düşen, sen zaten hiç benim olmamaıştın...

Armudun sapı, üzümün çöpü...meyveyi meyve yapan onlar. ama biz onları yemiyoruz ya, bence ayıp ediyoruz...

çekirdek yerken damağıma batan ince bir parça oluyor ya, ben onu kavga ayırıyorum ayağına çaktırmadan tekme savuran piçlere benzetiyorum...

9.6.11

esnemekten yorulunur mu?

ben yoruldum arkadaş. son 3-4 gündür inanılmaz bir halsizlik ve rehavet havası hakim bende. zaten yazıma ara vermemden anlamışsınızdır. (istatistiklerime göre bu blog'u okuyan yalnız benim. kendi kendimle konuşuyorum şu an .süpperr...). sanırım besin zehirlenmesi yaşamaktayım. sebebini tam bilmiyorum ama tavuktan şüpheleniyorum.


besin zehirlenmesi yada üşütme artık tanım neyse o olsun. insanı ilk önce kusma seanslarına sokuyor. o kadar berbat birşeyki midende birşey olmadığını sen bilsende miden bunun farkında değil ve sürekli kusma isteği doğuyor insanın içinde. bir ara midem komple çıkacak diye korktum ama yerli yerinde duruyor şükür. aniden zorluyor adamı ve tuvalete yetişmek dahi mümkün olmayabiliyor. bunu da hastalığın ilk günü ofisimdeki masaya ne var ne yok çıkarınca farkına vardım. içtiğim sular bile çıktı yaaaa.(iğrenç bir bölüm oldu özür...) sonrasında gelen halsizlik ama bu halsizlik öyle 5 halı saha maçını üst üste yapmış kişinin halsizliği gibi de değil. uyumak bile yorucu geliyor adama o derece bir halsizlikten bahsediyorum. iştahsızlığın ve mide ağrısının eşlik etmesiyle de tam bir cinnet hali yaşıyor beden.


bunun mantıklı bir açıklaması vardır elbet diye düşündüm ve bir kaç şey oluşturdum kafamda. sanırım zehirlenince yada üşütünce mide kendini otomatikman savunma moduna alıyor. dışardan hiçbirşey kabul etmeden kendi kendini iyileştirmeye çalışıyor.


kusmadan sonra oluşan halsizlikte sanırsam beynin metabolizmayı yavaşlatarak insanı en az devirde çalıştırma çabası olsa gerek. (evet beynimiz bu kadar zeki.) peki bu gibi semptomlardan sonra ne yapılmalı. söyleyeyim bari de tam olsun.


öncelikle doktora gidilmeli. şaşırdınız değil mi? evet gidin doktora size bir-iki soru sorsun bir mide bulantısı önleyici birde sindirim kolaylaştırıcı yazsın evinize dönün. midenin bir şey kabul etmediğinin bende farkındayım ama enerjiniz yok ve bunun sebebi açlık. o yüzden mideyi boş bırakmamak lazım. ayrıca mide boş kalırsa daha fazla mide özsuyu salgılanacak ve yanma artacak. o zaman bir şeyler yemeli ama ne. mesela çorba olabilir. hem içindeki besinlerden vücuda gerekli değerler alınır hem de sıvı olması ile su ihtiyacı karşılanır.


hee bu arada su belkide bu aşamadaki en önemli şey. bol su tüketerek mideyi temizleyin ayrıca kusmadan oluşan sıvı kaybını önleyin. hele birde ishal varsa vay halinize o zaman duble su içinki tam olsun.


ben mesela yoğurt yemeyi tercih ettim bu aşamada. birazda yanında ekmek ile ohh mis. aslında çokta mis değil çünkü canınız hiç birşey yemek istemiyor. ayrıca ağzınızın içinde bir pas tadı varki berbat. dolayısıyla yemek istemiyorsunuz ama zorundasınız. vücuda bir şeylerinde girmesiyle artık bu aşamada yapılacak bir tek şey kalıyor oda güzel bir uyku.


çünkü zaten minimal düzeyde enerji harcamaya programlanan beden uyku ile beraber kendini şarj etme fırsatı bulabilir. zaten rahatsızlıktan sonraki üç gün boyunca bol bol uyuyacaksınız bundan eminim. bu arada ilaçlarıda ihmal etmeyin derim. sindirim yardımcısı gerekten işe yarıyor. mideyi bu aralar biraz tembelleştirmenin zararı olmaz.


yavaş yavaş toparlıyorsunuz kendinizi daha sonra ama yaklaşık 1 hafta boyunca etkilerini hissediyorsunuz. oldukça zor bir durum mide rahatsızlığı. o bakımdan ciddi anlamda beslenmeye dikkat etmek lazım. özellikle çay ve sigara tam bir mide düşmanı. konu mide olunca en büyük zarar etkenlerinden biride kesinlikle stress. gerçi stressin etki etmediği bir tek şey dahi yok ama mide konusunda tam bir uzman. sürekli mide ağrısı çekenlerin tetkikleri sonucunda bir problem bulunamazsa doktorların anti-depresan önermesinin de sebebi budur.


beslenme demişken her gün bir kase çorba içmek. hem bağırsak hemde mide açısından son derece yararlı. evet annnelerimiz "çocuğum kuru kuru yiyip durma.." derken son derece haklılarmış. gerçekten sıvı olmadan alınan yemekler hem mideyi fazlasıyla yormaya hemde kabızlık sorununa yol açmakta aman dikkat...


evet... neredeyse 1 hafta süren rahatsızlıktan sonra şu an daha iyiyim. kendime söz verdim artık daha iyi besleneceğim diye ve yediklerime ve öğün saatlerime son derece dikkat ediyorum. bu dikkati kaç gün daha sürdürürüm orası meçhul tabi. ama siz siz olun mideye iyi bakın yoksa zorla baktırıyor lavuk. Sağlıcakla...

31.5.11

zaman eğlenme zamanı

gene üniversitelerde başladı bahar şenliği heyecanı. ortalık en cici kıyafetlerini giyen kızlardan ve normalin aksine jöle süren erkeklerden geçilmiyor. sanki bir tanıdığın düğünü varmış havası var herkeste...


ben mi? o zamanları çoktan atlattım. üniversite yıllarımda her öğrenci gibi gider iki zıplar hoplar. acaba güzel bir kızla tanışırmıyım hayalini her erkek gibi kurar ama avucumu yalayarak evime gider arkadaşlarla bira içerdim. şimdikilerin de bundan pek farklı olduğunu sanmıyorum ama kim ne derse desin genç topluluğun verdiği gaz ve etrafta tanıdıkların olmasının verdiği rahatlıkla alınan enerjinin bir çırpıda harcanması çokta fena sayılmaz...


zaten bahar şenliğinden rahatsız olmak gibi bir düşünceye sahip insan evladı varmıdır bilmem. varsada Allah'a yakın bana uzak olsun o ayrı ama benim bugün irdeleyeceğim asıl konu bahar şenliklerinin tamda zamanı.


şimdi bu aktivitenin adı bahar şenliğiyse eğer bunun da baharda gerçekleşmesi öngörülmez mi? tam da yaza girerken bahar şenliği yapar çoğu üniversite ama neden hiç düşündünüz mü? evet ben bir paranoyağım, oturup bunu düşünen asosyal herifin tekiyim. o benim.


aslında bahar şenliğinin yaza denk getirilmesi gerek SKS(Sağlık kültür ve spor daire başkanlığı) gerekse rektörlük tarafından çokta sinsi bir plan çerçevesinde o tarihe denk getirilmiş olabilir. ama sizler bunun farkında değilsiniz çünkü gizli bir plan bu. bende üniversite bittikten sonra akademik dünyanın içine girince öğrendim bu planı ve inanın dehşete düştüm. şok oldum.


şunuda söyleyeyim bu arada "şok" olunmaz "şoke" olunur. Türkçemize göre doğru olan bu. "kim buna dikkat ederki abicim yaaa?" derseniz cevabım gene ben olacak. alınmaca gücenmece yok.


aslında bu plan yeni değil taaa ilk üniversite döneminden itibaren günümüze gelen bir plan. 425 yılında kurulan Konstantinopoli Üniversitesi'nde temelleri atılan bu sinsi plan o günden bu güne gerek eklemeler gerekse çıkarılmalar yapılarak günümüze dek ulaştı. ama gerçek anlamıyla bu plan bildiğimiz anlamda dünyanın ilk üniversitesi olan Abbasi döbneminin Bağdat'ında kurulan üniversitelerde rastlanır.
lafı eveledim geveledim biliyorum. ama bunu yapmam gerekiyordu ki olayın ne kadar derin bir mazisini olduğunu kavrayabileyin. konuya tam vakıf olmadığımdan dolayı fazla açıklama yapamıyorum yalnız biraz daha kurcalasam Templarlara Assasinlere hatta Piece of Eden'e kadar ulaşacağımdan şüphem yok...


şimdi size bahar şenliklerinin neden yaza denk getirildiğini ve sizler orada eğlenirken üniversite yönetimi tarafından ne gibi düşünceler doğrultusunda hareket edildiğini öğrenmenin zamanı geldi...


sorarım size ey gençlik bahar şenliğinden hemen sonra ne var. hayır yaz değil onu söyledim zaten. kafayı bulmak ta değil. ulan belli oluyor zaten ne tembel olduğunuz. yaaa. finaller var dimi? peki neden bu finallerin hemen öncesinde bahar şenlikleri. açıklayayım da öğren artist. saçlara jöle sürmeyi kısacık eteklerle gezmeyi biliyorsun.


ilk üniversitelerde yapılan bahar şenliklerinde hiçte istenmeyen olaylar yaşandı. erkeklerin kızlara asılmasını mı istersin, alkol komasına girip rektöre öpücük atan mı istersin. ooo daha neler neler. peki ne zamandı bu bahar şenlikleri tam da mart ayında. yani aslında bahar şenliğinin tam da bahar olduğu zamanda. vizelerden sonra evlerine dağılan öğrencilerin okula döner dönmez kendilerini tamda eğlencenin göbeğinde bulduğu zamanda. 


o zamanlar sadece dünya yuvarlak mı tepsimi suda gemi yüzer mi yüzmezmi düşünmüyorlardı. bunlarıda düşündüler. buna bir çare bulunmalıydı çünkü işler çığrından çıkıyordu her geçen sene. yönetim kurulundan çıkan karar doğrultusunda bahar şenliği finalerden hemen önceye alındı peki alındı da ne oldu? ne hedefleniyordu bu kararla. açıklıyorum...


havanın sıcaklaşmasıyla iyice gevşeyen öğrencilere son darbe vurulmak amaçlanıyordu. gezmek tozmak eğlenmek varken üniversite dersleriyle ilgilenmek zorunda olan öğrenciler bu rehavetin etkisinden kurtulmadan bir an önce şenliğe girecek ve çıkacaktı. aynı zamanda bahar şenliklerinin hemen ardından gelen finallerin korkusuyla da gönüllerinin dilediği gibi davranamayacaklardı.


sorarım sana genç...bahar şenliğinin zamanınnı öğrendikten sonra ilk duyduğun şey neydi? hatırladın mı? sonrasında gelen finaller değilmi? içinden bi "hassktr" sallamadım diyebilirmisin? şenlikte çıkacak şarkıcının çok bayıldığın biri olmasının sevincini yaşayamadan hevesin kursağında kaldı değil mi? biliyorum bende yaşadım üzülme...


ben şu fani dünyada neler gördüm genç. zaten kafasında gelecek hafta biyerine girecek kazığın sızlamalarını şimdiden hissetmeye başlayan öğrencinin birde bahar şenliklerinde hocanın ders işleyeceğini ve bu derstende sorumlu olacacağını öğrenmesinin nasıl etkiler bıraktığını da biliyorum. peki sen az sonra söyleyeceklerimi duyunca daha da dumur olacağını biliyor musun?


bahar şenliklerinde hiç hocanı gördün mü? asistanları geç. onlar daha öğrenciyle hocalık arasında gidip geliyorlar. daha herşeyden bi'haberler. korkma alınmazlar bende öyleyim. ama onlardan farkım var ben işin iç yüzünü öğrendim. evet hiç bir hocan şenlik alanında yok. çünkü onlar içi geçmiş eğlenmesini bilmeyen yaşlılar değilmi? sen öyle san inan onlar sende daha fazla eğleniyor. her bahar şenliğinde yağıp öğrencilerin eğlencesini berbat eden de,  öğrencilerin durumuna ağlayan gökyüzüdürde haberin yok...


bahar şenliklerinin ilk günüydü. gökyüzündeki kara bulutlar az sonra olacakları baştan haber verir gibiydi. hafif esen rüzgar yağmurun habercisi gibiydi. ama öğrencilerin duaları bu zamanı biraz daha öteleyecek gibi duruyordu. her zamanki gibi işimi bitirdikten sonra biraz internette takılıp bir kaç haber bakacak borsanın bugün kaçla kapattığını öğrenecek döviz kurlarını inceleyecektim.(böyle biri olmasamda benim hikayem bu dilediğim gibi doldurcam işte).


ofisten çıkarken bir kaç kişinin gülme sesiyle irkildim. kalabalık bir grubun sesiydi bu ve yukarıdan geliyordu. keşke bugün borsa incelemelerine bu kadar takılmasaydım 50.000 TL kar ettiğimi öğrenmeseydim dedim kendi kendime.(yuhh...)


merdivenlere yaklaştıkça sesin şiddeti artmaktaydı. hissettiğim korku bir anda merağa dönüşmüştü neydi bu insanları bu kadar neşelendiren. o sırada merdivenlerden aşağı inen birinin ayak seslerini duydum. hemen tuvalete attım kendimi. tuvalette biraz zaman geçirirken belki işerim diye düşündüm. ama zorlamanın faydası yoktu çünkü yoktu. daha fazla zorlamayayım prostat olurum diye tırstım ve dışarı çıktım. elimi yıkarken aynaya kaydı gözüm. gerçek olamazdı bu belkide dünyanın en yakışıklı adamı duruyordu karşımda kim bu diye merak ettim döndüm baktım kimse yoktu. o zaman farkettim ki o benmişim.


elimi yıkayıp saçıma biraz su vururken kapı açıldı içeri geniş gülümsemesiyle gözlüklü bir adam vardı. beni görünce kendine çeki düzen verdi ve gülümsemesi somurtmaya dönüştü. "ne işin var lan burda?" bakışı attı bana. "merhaba" dedim. "murroabda" dedi. detaylıca düşündüğümde onunda bana merhaba dediğini anladım. bu adam yıllardır her öğrencinin korkulu rüyası olan dersinden geçenlerin adaklık kurban satışlarını 2 katına çıkardığı şimdiye kadar hiç bir insanın kendisini gülerken görmediği şahsın ta kendisiydi. ama gülmüştü ben görmüştüm bunu. peki neydi onu güldüren ihtimaller kafamda döndükçe manasızlaşıyordu.


hoca tuvaletten çıktıktan sonra tekrar merdivenlere yöneldi. yukarı çıkarken merakımı yenmem için tek yapmam gerekenin onu takip etmek olduğunu farketmem uzun sürmedi. o sırada sanırım heyecandan çişim geldi tekrar tuvalete girdim. çıktıktan sonra direkt yukarı yöneldim. sesler çatı bölümünde olan terastan geliyordu bundan emindim artık. yaklaştıkça gülme sesleri yerine kahkahaya bırakıyordu. emin adımlarla yaklaştım. son merdivenleri teker teker çıktım ve kapıyı açtım...



gördüğüm şeyleri kelimelere dökmek inanın çok zor...



bütün hocalar yönetim kurulu esntitü kurulu bölüm kurulu kurul olmayan bağımsızlar yani kısacası bütün hocalar ordaydı ve gülmekten gözlerinden yaş geleni bile gördüm. peki neydi onları bu kadar güldüren? bunun cevabınıda az sonra duycaklarımdan öğrenecektim. hepsinin gülmesinin bir sebebi ardı buda baktıkları alandı. bu alan şenlik alanıydı. ve orda sen vardın genç herşeyden habersiz eğlenmeye çalışan etrafındaki kızları kaçamak bakışlarla kesen binbir zorlukla içeri soktuğun birayı usulca çaktırmadan yudumlayan sen. ve senin eğlendiğin alanın karşısında herşeyi kahkahalarla izleyen hocaların...


hocalardan bir tanesi "bak nasılda eğleniyorlar eğlenin eğlenin haftaya görcem ben sizi" dedi. diğeri hem gülerek hemde alaycı bir tavırla "bu hafta tam 4 sayfa ders işledim sorularında çoğunu ordan sorcam bak nasıl afallayacaklar" dedi. daha bu cümlenin şokunu atlatamamışken okulda öğrencinin sevgilisi olan dersleri şamatayla geçen hocanın "finali bilerek haftanın ilk gününe aldırdım ki hafta sonunu inekleyerek geçirsinler." dediğini duydum. o sırada rektörden duyduğum son cümle beni bitirdi. "aslında bahar şenliğini tam hafta sonuyla birleştirmek için yönetim kuruluyla görüşcem gelecek sene için o zaman gör sen bunları dedi. ben bunuda duyunca bayılmışım.


gözümü açtığımda etrafımda toplanmış anlam veremediğim şeyler konuşuyorlardı. kendimi toparladım ama gözümü kapatıp akıbetimin n'olacağını duymaya çalıştım. bir hoca "her şeyi öğrendi n'apıcaz?" dedi. bir başkası "zaten hoca olunca öğrenmeyecekmiydi." dedi. beni her gördüğünde selam veren halimi hatırımı soran hoca "belki ömrü hoca olmaya yetmez burası gayet yüksek." dedi ve manidarca gülümsedi. sonunda beni uyandırmaya karar verdiler ki sanırım yüzüme boca edilen şeftali suyuda bunu sebebi olmalıydı. 


gözlerimi yavaşça açtım ve ağlamaya başladım. "hocam vallahi ben burda öğrenciler var edepsiz şeyler yapıyorlar galiba onları fişleyip size gelip söyleyecektim bende" gibilerinden birşeyler saçmaladım. bunlar güldüler. aha dedim tamam herşey bu kadarmış çünkü hiç gülmeyen hocada gülüyordu ve bu hayra alamet değildi. bunlar bana herşeyi açıklamaya karar vermişler. ama anlattıklarının aramızdan çıkmayacağının teminatınıda aldılar. yüksek lisans, babayı ve geçmiş olsun üçlemesi bana herşeyi açıklamaya yetti.


bunun ilk zamanlardan günümüze gelen bir gelenek olduğundan newtonun elma muhabbetinin bile yalan olduğundan çok gülmekten düşünce beyninin çalıştığından falan bahsettiler. aslında bunları bana anlatmalarının yanlış olduğundan ama benim çok zeki olduğumdan bana kıyamadıklarını da eklediler.bir iki bayan hocada göz kırptı. neyse...


bahar şenliklerinin zamanının aslında öğrencilerin aşırıya kaçmasını engellemek için bu şekilde ayarlandığından fakat zamanla onların bu hallerinin onlar içinde birer eğlence malzemesi olduğunu anlattılar. onlar anlattılar ben "he hocam" dedim. onlar söyledi ben "tabi hocam" dedim sonunuda "kesinlikle haklısınız." ile bağlayarak ne kadar yağ varsa hepsini akıttım.


"daha fazla kalabalık etme birazdan ana grup çıkıcak sahneye asıl eğlence o zaman başlıyor acaba eve gidip ders çalışsak mı? burda eğleniyoruz ama haftaya ne bok yiyeceğiz ikilemini yaşamalarını seyretmekten eğlenceli birşey yok" diyerekten beni kovdular. işte o zaman "abicim bu hocalar aklımızı mı okuyorlar nereye çalışmasak ordan soruyorlar" cevabınıda uygulamalı görmüş oldum.


kısacası genç arkadaşlarım bu yazdıklarımı okuduktan sonra siz hayrete düşerken ben de bir o kadar gelecek kaygısına düşeceğim. ama siz gençleri bu konuda bilgilendirmessem çok büyük bir suçluluk hissedecektim. söyledim rahatladım. şunuda söyleyeyim ki hocaları bu halde görmektense sizleri ağzı burnu yamulmuş etrafa rahatsızlık verip kavga ettiğini görmeye yeğlemem. bazılarınız eğlenmek ne harbiden bilmiyor. ama siz onlardan değilsiniz çünkü benim kadar yakışıklı, zeki, başarılı ve karizmatik bir adamı sizlerden başkası okumaz... 


ne yani inanmıyormusun öyle olduğuma gül sen gül. haftaya görecem ben seni sınavda nah çekersin kopya...



30.5.11

ikide bir karşıma çıkma...

sene 98. yada o civar bişeyler. bilgisayarla tanışmış her ergen gibi zamanımın coğunu internet kafelerde sürterek geçirmekteydim. o zamanlar ilgimi çeken tek bir oyun vardı. fifa 99. eksisozluk'te konu ile ilgili güzel yorumlar bulmak mümkün.(tıklayın.)oyunu o tarihlerde oynayıpta daha sonra yeni jenerasyon oyunların dahi çok çok üstünde bir sevgi beslenen bir oyun daha bulmak mümkünmüdür acaba. bence mümkündür. cm 01-02 mesela. ama bir oyun daha varki aslında, yazma arzumu da körükleyen de o serinin birincisi. kim mi o?

                                                                  
 HALF-LİFE


o yıllarda sıkı bir fifa oyuncusu olarak bu gizemli dünyanın kapılarını daha açamamıştım. ne zamanki internet kafeye büyük büyük abiler takılmaya başlayıpta bu oyunun multiplayer  modunda birbirlerini katletmeye başladılar işte o zaman bu fps (first-person-shooter) olayı nedir sorularına cevap bulmaya başladım. önceleri bu oyunun yaratıcısı Sierra'nın bir başka mod oyunu olan Counter-Strike Beta ile arkadaşlarımla kapışırken nasıl oldu bilmiyorum bu oyuna terfi ettim. belkide half-life'ın counter-strike tan farklı olarak öldükten sonra oyuna tekrardan hızlı bir şekilde girilebilmesi cezbetti beni. teknolojinin tüm fırsatlarından yararlanılarak oluşturulan birbirinden ilginç silahlarla birbirimizi öldürmek arkadaşlarım ve benim için ne kadar eğlenceliydi bir bilseniz. ama babam ve annem bundan pek eğlenmiyordu çünkü eve geç ve üzerimde kültablası kokusuyla gitmek onlar için hoş değildi. bende buna süper bir çözüm buldum ve bilgisayar aldırdım onlara...


evde oynamak pek eğlenceli değildi çünkü karşımda arkadaşlarım yerine bot adı verilen bilgisayar tarafından yönetilen salağımsı tipler vardı. online da oynayamazdım çünkü o zamanlar 56k modem kullanıyorduk. bu hem oldukça yavaş hemde ücreti gayetle kazık idi. işte o zamanlar keşfettim bu cıvırı. sıkıldığım bir gün "new game" seçeneğini tıklamamla kendimi oldukça büyük bir araştırma merkezinin içinde ve bir vagonda bulmam zor olmadı. vagon ilerliyordu, kapılar açılıp kapanıyordu, kadının biri başımda zır zır konuşuyordu ama ben birşey anlamıyordum. ne yalan söyleyeyim oyunu ilk bitirdiğimde dahi birşey anlamamıştım. evet ben bu oyunu iki kez bitirdim. source motoruyla yapılan diğer versiyonunu beklemekteyim ki onu da bitirip başım göğe erebilsin...evet...


oyun oldukça uzundu ama insanın içinde inanılmaz bir bitirme isteği duyuruyordu. baş karakterimiz Gordon Freeman ile o kapı benim bu kapı senin koştururken bir yandan deli gibi cephane ararken diğer taraftan hem farklı bir gezegenden (Xen) gelen hiçte arkadaş canlısı olmayan yaratıklarla, ordu tarafından burdaki sorunları çözmekle görevlendirilmiş askerlerle hem de black-ops denen insanımtrak askerlerle uğraşmak zorundaydık ve bu hiçte kolay değildi. ama eğer sabredilir ve insan üstü bir performans gösterilebilirse oyunun sonundan zaferle çıkmak çokta zor değildi.tam zafer demeyelim çünkü bu oyun daha serinin başlangıcıydı. evet bizi çok daha fazla macera beklemekteydi. peki biz buna hazırlıklımıydık. ben o zamanlar değildim çünkü kafamda bir yığın soru vardı. N'oldu güzelim araştırma merkezimize, bu yaratıklar nerden çıktı? ben insan değilmiyim bu askerler neden bana saldırıyor? başka boyutlara geçip durduk sebep ne ki? ve belkide oyunun en büyük gizemi...


kimsin sen arkadaşım ikide bir karşıma çıkıp duruyorsun. evet sen mavi takımlı olan. neydi adın hee G-Man...


oyunu oynayıpta bitiren her oyuncunun hafızasına kazınmıştır bu karakter. oyununda bu adam üzerinden şekillendiğide bir çok kişinin düşüncesidir. "adam" kelimesi yanlış oldu belkide. çünkü adam ademden gelen insan anlamındadır ama bu kişinin insan olduğuda çelişkilidir. keza oyunun son bölümlerinde taaa Xen gezenine gidipte dünyaya gelen yaratıkların patronu Nihilanth'ı öldürdüğümüzde bize bakarak "Gordon sen insansın ama o değil" diyerek G-Man'i kastetmeside bu teze bir kanıt olabilir.


şimdi olaylar fazla birbirinden kopmadan toparlayalım:


iyi adam deli cesaretine sahip yakışıklı olduğu kadar da yetenekli Gordon Black Mesa'da çalışan bir kuramsal fizikçidir. bu arkadaşın yapmakla görevli olduğu çok tehlikeli bir deney vardır. bu deney anormal materyallerle alakalıdır ve eğer aksaklık yaşanırsa bu deneyin sonucu felaket olabilirdi. bu görevi ona M.I.T. de beraber çalıştığı Dr. Kleiner teklif etmişti. kariyeri açısından önemli bir aşama olan bu deneyi Gordon un reddetmesi zordu.


bu deneyin amacı Xen den getirlen bir kristalin incelenmesiydi. bu kristalin ne olduğunu anlamak için bu maddenin anti-kütle spektrometresinde ayrıştırmak gerekliydi. bunun için makinenin en üst seviyesinde çalıştırılması gerekiyordu ama bu da  çok önemli bir güvenlik açığını beraberinde getiriyordu. 


deney günü tüm merkezin bilgisayar sisteminde aksaklıklar vardı ama buna rağmen deney yapılacaktı. Dr. Rossenberg ki kendisi bu anti-kütle ıvır zıvırını yapan adam, birşeylerin ters gitmesinden korkuyordu çünkü makine fazla zorlanacaktı. ama Dr. Kleiner Rossenberg'i dinlemedi inatçı herifin teki anlayacağınız. sonrasında deney gerçekleşti ama işler tahmin edeceğiniz gibi baya bir ters gitti. makinede patlamalar yaşandı. maddeden yayan enerji yüzünden makineyi kapatmak imkansızdı. gordon bu sırada bir kaç kez Xen gezegenine ışınlandı. döndüğünde ise herşey için çok geçti merkezin deney sektörü tamamen çökmüştü. heryerde ölü personel vardı. ama dahada korkuncu Xen gezegeniyle dünya arasında bir geçit açılmıştı.


evet personelin çoğu ölmüştü. doktorlar etrafta koşuşturuyordu. herkes canının derdindeydi. Xen gezegeninden oluk oluk yaratık akmaktaydı. peki bizi kim kurtaracaktı. bu düzene kim dur diyecekti. Gordon Freeman ve levyesi...


gordon da dahil herkesin tek bir amacı vardı bir an önce yüzeye ulaşıp burdan kaçmak. doktorlarda bunla uğraştaydı ama bunun hiçte kolay olmayacağını biliyorlardı. çünkü açılan geçiti kapatma çabaları yersizdi. çünkü arada bloke vardı çünkü bu bir istilaydı... Rossenberg orduya çektiği mesajla yardım istedi. bunun merkez çalışanları için en iyi sonuç olacağını düşünüyordu.


ama bilmedikleri bir şey vardı oda gelen askerlerin amaçlarının düşündüklerinden çok farklı olduğuydu. evet askerler gelmişti ama orda olma sebepleri orayı temizlemekti. yaşanılanların unutulmasını sağlamak ve bu olayla ilgisi olan gören duyan bilen herkesi temizlemek. bu görev içinde Black Ops adı verilen son derece eğitimli ve yetenekli askerlerde kullanılacaktı.


gordon çıkış yolunda binbir zorlukla garip yaratıklarla uğraşadursun. Half-Life Blue Shift eklenti paketinde yönettiğimiz güvenlik görevlisi sayesinde Rossenberg ve bir kaç bilim adamı merkezden sıvışmayı başarmışlardı. gordon'ın ise tamamlamak zorunda olduğu bir görev vardı. roketi ateşleyerek omega uydusunu yörüngeye sokmak böylece Xen portalının haricinde geçitler açarak bu olayı engellemeye çalışan doktorların Black Mesa'da hareket edebilmesini sağlamak. ama bunun için askeri birlikleri geçmesi gerekiyordu. ama bu gordon için çok zor diildi. çünkü levyeyle başladığı maceraya son teknoloji ürünü silahlarla devam edecekti.


gordon bir yandan askerleri bir yandan black ops ları öldürürken Dr Gina  ve Green geçiti terse çeviremeye başardılar. ama bu olayların iyice kontrolden çıkmasına engel olamadı. O zaman askerlere de geri dönün emri çoktan gelmişti bile. çünkü yaratıkları durdurmak imkansızdı. askerlerin orada ölmesini izlemektense onları üsse alıp savaş hazırlıkları yapmak daha doğruydu onlar için.


ama bir asker vardı ki gordon kadar olmasın son derece iyi yürekli ve mertti. merkezin askerler tarafından havaya uçurularak yüzlerce masumun ölmesine göz yummayacak ve emirlere karşı gelecekti. bu askerin adı onbaşı Adrian Shepard dı. Shepard gerek yaratıklarla gerek Black Ops la gerek koğuş arkadaşlarıyla mücadele ederek bombayı pasif etmeye çalışırken gordon'un gözü çoktan dönmüştü bile...


teleport sistemini kontrol altına alan enerjiyi yok etmek için Xen gezegenine teleport olmak... 


bu arada Shepard da bombayı pasif hale getirmişti. ama oyun boyunca ordan oraya gezen takım elbiseli artist tarafından tekrar çalıştırıldı. Shephard ise yeni bir ırk olan Race-X ile kapışmış liderlerini katletmiştir. G-Man baktı ki Shephard çok faal Kurtlar vadisindeki Çakır misali onuda elemine etti ve hapsetti. Seni daha sonra kullanacağım diyerekten onbaşıya vaadde bulunmaktanda geri kalmadı artist.


gordon ise Xen de son derece başarılı olmuş en son da Nihilanth denen dünyadaki yaratıkların liderini gebertmiştir. fakat şunuda öğrenmekteyiz ki bu savaşta karşımızda olan Vortigauntlar aslında dost yaratıklarmış. Nihillanth onları kontrol altına aldığından bize saldırıyormuş. onlar da özgür kalınca dünyaya kaçmışlar. meğersem onları kontrol eden yaratığı kontrol edende bir imparatorluk varmış. bunlarda Combinelarmış.



bu imparatorluk istila ettikleri gezegenleri kontrol altına alıp burdaki insanları  melez birer asker haline getirip kendi emirleri doğrultusunda hareket ettiriyorlarmış. işin daha da garibi bu maddeyi de Dr. Breen denen Black Mesa'nın yöneticisine bu uygarlık vermiş.


Gordon başarılı olduktan sonra G-Man ona iki teklif sundu. ilki ona katılıp onunla çalışması diğeri ise gebermesiydi. gordon mantıklı bir adam olduğundan ona katılmayı seçti. bundan sonrası gordon açısından bilinmiyor.


yörüngeye yolladığımız uydu ise portal fırtınalarını başlatmış ortalığı yaratık doldurmuştu. evet Vortigauntlar bizim tarafımızdaydı ama bunlar düsünme yeteneği olan yaratıklardı. doğası gereği saldırmak zorunda olan headcrab ler insanları birer zombiye dönüştürüyordu. buda insanlığın sonu demekti. insanlarda çareyi askeri güvenliği olan bölgelere kaçmakta buşmuşlardı.


bu combineları durdurmadı tam güçle saldırdılar ve " 7 saat " gibi kısa bir sürede şehirleri teslim aldılar. buralara Citadel adı verdikleri üsler yerleştirerek şehirleri kontrol altına aldılar. şehirlere de kolay olsun diye (city1,city2,....city17) gibi isimler verdiler.


aynı zamanda bu citadeller ana imparatorlukla kurulan tek bağlantı noktalarıydı. insan ırkının son olmasını hedeflemek için çoğalmalarını engellemiş ve okyanusların çoğunluğunu emmiş ayrıca havayıda zehirli gazlarla doldurarak nefes almalarını zorlaştırmışlardı. Dr Breen ise combine imparatorluğunun insanlık kanadının başına geçmiş insanların karşı koymamalarını sağlamakla görevlendirilmiş biri olmuştur. combinelara katılan insanlar insanlıktan çıkmış birer makine haline getirilmişlerdi..


dünyanın çivisi çıkmıştı anlayacağınız bizi kurtarabilecek tek bir kişi vardı o da G-Man'in misafiriydi. onunla tekrar maceralara atılabilmek, G-Man'in sırrını biraz daha çözebilmek ve insanlığı bu işgalden kurtarmak için 6 sene daha beklemek zorundaydık...


29.5.11

sınavım var gelemem...

bugün açıköğretim final sınavlarının son oturumu vardı bende gözetmen olarak görev aldım. sınav 3 ders 120 dk. üzerindendi ve bazı arkadaşlar bu süresini sonuna kadar kullandılar. Allah onları bildiği gibi yapsın :) şaka tabiki :) şu smiley işaretine de hastayım he. ne yani suratını yana çevirip gülen birileri varmış gibi sanki. ama nede çabuk hayatımıza girdi. yalnızca bu mu? değil tabiki:

slm? nbr? nslsn? bunların sms ortamında kullanılmasını anlarım sonuçta karakterden tasarruf edilerek mesaj sayısının azaltılması hedefleniyor. ama öyle bir hale gelmişki bu. bazı öğrencilerin sınav kağıtlarında bunun gibi kısaltmalara bile rastlanır olmuş. zaten Türkçemizin ışık hızıyla yozlaştığı dönemlerde birde internet dilinin bu kadar içimize işlemesi oldukça üzücü. bazen kısaltmalar sarmıyor bu ergen arkadaşları herhalde ki yabancı kelimeleri bile kısaltıp karşısındakine birşeyler anlatmaya çalışanlar peydah oldu. thanks kelimesini 10x yazanı bile gördüm şu fani dünyada. o kadar matah bişey olsa bu yazımlar koca doktorlar asistanlıklarında kullansalardı da bu yazım şeklini bizde her reçete gördüğümüzde " ne yazmış bu doktor bu kağıda?" diye cebelleşmeseydik kendimizle. bunu da nasıl açıklıyor bu doktor arkadaşlar biliyor musunuz? şimdi bu doktor arkadaşlar bir zamanlar asistanmışlar ya. bunların hocaları doğal olaraktan hasta hasta bunları gezdirip şu hasta böyle hasta bu hasta böyle semptomlara sahip diye anlatırken asistan arkadaşlarında bunları el çabukluğuyla yazması gerektiğinden ortaya sadece eczacı arkadaşların çözebileceği kriptografik bir durum çıkmış ortaya. asistanlarda o zamanlarda böyle kısaltlamalar kullansaydı zamanında hem vakitten kazanıcaklar hemde yazıları bozulmayacaktı belkide.

smiley dedimde smiley hakkında bir bilgi vereyim bu smiley aslında bir şirketin tescilli markası olduğunu biliyormuydunuz. 1971 yılında Franklin Loufrani tarafından geliştirilmiş bir kuruluşmuş ve internet ortamında sık sık kullandığımız smileyler bu şirketin tescilli birer ürünleriymiş. daha fazla bilgi için smiley yazısını tıklayın.

ne diyodum bu arkadaşlar sınavın son dakikalarının tadını çıkara dursun bende şunu farkettimki belki güzel ülkemin en güzel sınav sistemi bu açık öğretim. çünkü eğitim hayatın boyunca kısıtlanmayarak herbir şekilde işinde gücünde bulunabilmekteler. tamam harcı biraz tuzludur belki ama normal bir üniversite hayatıyla kıyaslandırıldığında devede kulak bence. kendi şehrinde sınavına giriyorsun. soruların zorluğu makul derecede, hocanın takması gibi bir durum yok. devam zorunluluğu zaten yok. sınav test usulü.(her üniversite öğrencisinin hayali). hemde yanlış doğruyu götürmüyor. hee tamam zorlukları var. derslerden kopmak, zaman ayıramamak sınavlarda başarısız olmak için önemli sebeplerden ama basit bir çalışma programıylada üstesinden gelebilenecek bir durum.

mezun olduktan sonra iş imkanı açısından normal bir üniversite mezunu ile kıyaslandığında şansı daha az belkide. ama aslında bu tamamen saçmalık. eğerki bir kişi açıköğretimden normal döneminde sorunsuz mezun olduysa zaten bu adamın normal bir üniversiteden de mezun olabileceği düşünülmeli. adam sırf okumak için bir üniversiteye gitmiş. derslere girmiş, arkadaşlarıyla oturup çalışmış,bölümüne göre labaratuara girip çıkmış ama başarısız olurken açık öğretim öğrencisinin çalışması gereken bir iş, belki evinde ilgilenmesi gereken çocukları varken başarılı olabilmesi daha zor gibi geliyor bana. tabi bide askerliği uzatmak için açıköğretim okuyan tayfa var.

o tayfaya iyi bir haber. Kemal Kılıçdaroğlu iktidara gelirse askerliği önce 9 sonra da 6 aya düşürceğini söylemiş.(haber için tıklayınız.) zaten bu memlekette her iktidar vaati ya askerliğin düşürülmesi, ya dokunulmazlıkların kaldırılması ya da seçim barajının % 10'un altına çekilmesi. her gelende daha sonra bir şekilde bunları nasıl unutuyor gücümü yetmiyor işine mi gelmiyiyor. n'oluyorsa oluyorda bir türlü olmuyor.

önceleri öys benim zamanımda öss şimdilerde ygs olan sınav sisteminin adı ne kadar değişsede sistemin bozukluğu bir türlü değişmiyor. çocuklarının ileride tabiri yerindeyse paçayı yırtmasını isteyen ailelerin boğazından kesip çocuklarını dershaneye yollamalarına mı yanarsın. bu çocuğun dershaneyi eğlence görüp çalışmamasına ve sınavdan başarısız olmasına mı yanarsın. sınavdan istediği bir bölümü tutturamayıp hayalinin çok gerisinde bir bölümde yıllarını geçirip daha sonra bırak hayalini hayalini kurmadığı yerden mezun olupta aklının ucundan bile geçmeyen bir işte çalışmasına mı yanarsın.seç bir tanesini yan hadi.

aa bak nasıl unuttum bir seçim vaadi daha size. öss kalkacak... gerçi o konuda haklarını yemeyelim öss kalkıyor yerine son derece modern bu o kadar işveli cilveli yeni bir sınav geliyor. bu öss karlı iş şunu ortaokul seviyesine çeksekte birazdan da ordan kar etsek dedilerki birde sbs geldi, hoş geldi. şimdi düşünsenize dershane sektörü kar edecek, sınav harçlarından devlet kar edecek, o kadar basılan yayınlardan yayın evleri kar edecek, devlet matbaaları zaten karda. sen git çok ta güzel dönen çarka çomak sok öss'yi kaldır. tabii canım kalkar kalkar. bence bize kalkan bişey var da neyse...

memlekette dershane sayısı okul sayısından fazla hale gelmiş dur diyen yok.(haber için tıklayınız.) bak hemen söyleyeyim ben sınav kalksın diyen tayfadan değilim yani en azından öss' nin ygs'nin işte adı ne zıkkımsa onun kalkamasından yanayım. yani tabiki öğrenciler elenmeli ama bu sistemle değil. yani bütün öğrenim hayatını 3 saatin içinde belirleneceği bir sınavla değil. çok gerilerden taa ilk okuldan başlayan öğrencinin ayrıştırılmasını sağlayan. ilgi ve zekasını daha olumlu çalıştırabileceği alanlara yönlendiren gerek mantıksal gerekse bilgisel sınavlarla yapılan bir sistem benim istediğim. tabi bunun için önce eğitim yuvası adının yakıştığı ilköğretim ve liselere sahip olmalıyız. 

o nasıl olcak işte orda tıkanıyorum ya bende. sınıfların 50-60 kişi olduğu lisede okudum ben. bütün sınıf fısıldasa hocanın sesini güme götürecek bir kalabalık bu. bu sınıfta alınan eğitim eğitim değilki zaten öğrenci dershaneye yöneliyor. okullarımızın sınıf sayıları artsa, kadrolu öğretmen sayısı artsa, öğrenciler ferah eğitim alsa, öğretmenler dersi öğrenciye anlattırmasa, kalk şunu anlat diyor öğrenciye zaten anlatabilse niye gelsin karşına? alır kitabı okur evde değil mi? neyse... 

öğrenciler zaten ileride yapmayacağı alanları ilgilendiren derslerden muaf tutulsa, sınavları sene sonunda değil sık sık olup derse katılım ve başarısı üzerinden alacağı notların etkileri gireceği bölüm ve üniversiteyi ilgilendirse. çocuklar teknik liselere daha fazla yönlendirilip kalifiye elemanlar yapılıp herkesin kendi işinde çalışabilmesi sağlansa. öğrencilerin gerek okul gerekse bu yapılacak diğer sınavlar ile hem derslerden kopmaması hemde maraton ortamından uzaklaştırılması sosyal aktivitelere ve çocukların güzel sanatlara olan yeteneklerini keşfetmeleri sağlansa, bütün dünya buna inansa, hayat bayram olsa...

ama olmaz zannedersem bu da benim kendi çapımda ürettiğim bir hayalin ötesine gidemeyecek gibi sanki. çünkü olay birazda rant meselesi dediğim gibi.

bvu bahsettiğim sınavlara girmiş çıkmış. ayrıca ALES ve ÜDS görmüş biri olaraktan diyebilirimki. bitmiyor işte bitmiyor. yüksek lisans sınavları, tez sınavları, doktoraya giriş sınavı, doktora yeterlilik sınavı, doçent yeterlilik sınavı... arkadaşlar maça çağırıyor ama sınavım var gelemem...